Ama kelime hazineniz zengin değilse...

Bu yazı, Nejat Muallimoğlu'nun Bütün Yönleri ile Hitabet (3. baskı, 1991) s. 135-136'dan aynen aktarıldı.


Evet, zengin bir kelime hazinesine sahip değilseniz, bütün bu söylenenlerin size hiç bir faydası olmayacak, çünkü belağatli konuşmanın vazgeçilmez şartı zengin bir kelime hazinesine sahip olmaktır. Ne var ki, günümüzün "Türkçe"si ile zengin bir kelime hazinesi kurmak ta gökyüzünde kaşaneler kurmak kadar saçma. "Günümüzün Türkçe'si" derken, yıllar yılı adeta Türkçe'ye hainlik edercesine dil üzerinde kendilerini "dil uzmanı" diye tanıtan ve devletin en yüksek kademelerinden sokaktaki vatandaşa kadar milyonlarca ve milyonlarca Türk'e kabul ettiren insanların oynadıkları oyunlar neticesinde yürekler acısı bir hale getirilen Türkçe'yi kastediyorum.1

Bu insanların yazdıklarını okuyunuz; hepsinin ana tezinin şu olduğunu göreceksiniz: Türkçe bugün dünden daha zengin bir dil. Hayır! Hayır! Hayır! Günümüzün Türkçe'si, milyonlarca ve milyonlarca insanın ağızlarında geveledikleri dil, dünün Türkçe'sinden, bu satırların yazarının Türkçe'sinden çok, çok, çok daha fakir. "Türkçe'miz zenginleşti," diyenlerin nasıl yalan söylediklerini bir iki misalle göstereyim.

Günümüzün üniversite talebeleri dahi, benim Türkçe'mdeki "keşif" ve "icat" kelimeleri arasındaki "nüans" denilen ince farkı bilmiyorlar. "Amerika'yı Kristof Kolomb buldu," dedikleri gibi, "gramofonu Edison buldu," da diyebiliyorlar! Çünkü, onlara böyle öğretildi. Pekala, Voltaire'in şu pek derin manalı sözünü nasıl Türkçe'leştireceğiz: "Si Dieu n'existait pas, il foundrait l'inventer." Bunun İngilizce'si gayet kolay: "If God did not exist, it would be necessary to invent him." Günümüzün milyonlarca insanımızın Türkçesi ile tercüme şöyle: "Eğer Allah olmasa idi, O'nu bulmak gerekirdi." Benim dilimle tercümesi ise şöyle: "Eğer Allah mevcut olmasa idi, O'nu icat etmek gerekirdi." Voltaire şunu demek istiyordu: "İnsanlar öylesine kötü yaratıklardır ki, onları kötülüklerden uzak tutmak için Allah mevcut olmasaydı bile, O'nu icat etmek gerekirdi." Sorayım: Sizce hangi "çeviri" Voltaire'in sözünü tam olarak yansıtıyor?

Amerika Cumhurbaşkanı Roosevelt'in ünlü bir nutkunda bahsettiği "dört hürriyet"ten biri de "freedom from fear" idi. Ben, bu ibarenin bir zamanlar Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan "Klasikler Dizisi"nde "korkmamak özgürlüğü" diye "Türkçeleştirildiği"ni hatırlıyorum. Korkmamak özgürlüğü ne demek? Roosevelt şunu demek istiyordu: Harp sonrası öyle bir dünya düzeni kurulsun ki, milletler, kendilerinden güçlü diğer milletler tarafından istila edilebilecekleri korkusu altında; insanlar, gece yarısı ailelerinden, sevdiklerinden, dostlarından uzaklaştırılabilecekleri kabus ve korkusu içinde yaşamasınlar. Böylesine derin manalı bir ibare, "korkmamak özgürlüğü" diye nasıl dilimize çevrilebilir? Türkçe'si ancak ve ancak, "korkudan azade olmak hürriyeti" olabilir. Gel gelelim, mesela, bu satırları okuyanların kaç tanesi, "azade" kelimesini bilir?

Churchill Rusya'dan şöyle bahsetti: "I cannot forecast to you the action of Russia. It is a riddle in a mystery inside an enigma."

İngilizce-Türkçe sözlüklerde mystery, riddle ve enigma kelimeleri şöyle tarif ediliyor: mystery-esrarlı şey, hikmet, muamma; riddle-muamma, bilmece; enigma-muammalı, esrarengiz.

Kurum'un sözlüğünden: muamma-bilmece, anlaşılmaz iş; hikmet-neden, gizli neden; sır-gizem. Şimdi, gelin, bu "öz Türkçe" kelimelerle Churchill'in ne dediğini anlayalım: "Rusya'nın nasıl bir yol izleyeceğini önceden kestiremem. O, bir gizem içindeki, gizli nedendeki bilmecedir." Nasıl, anladınız mı? Şimdi de, hakiki Türkçe ile dilimize aktaralım: "Rusya'nın nasıl bir yol takip edeceğini önceden kestiremem. O, esrarengiz bir kisveye bürünmüş sır içindeki bir muammadır."

İngilizce'de şöyle bir atasözü var: "The fool wanders, the wise travels." Türkçe'den "seyahat" kelimesi kapı dışarı edildiğinden2, bugünkü dille bunu tercümesi, en iyi bir şekilde şöyle olabilir: "Ahmak dolaşır, akıllı gezer. (veya, geziye çıkar)." Ama gerçek Türkçe ile tercümesi şu: "Ahmak dolaşır, akıllı seyahat eder." Hani, Türkçe en muğlak kavramları dahi ifade edecek kadar zenginleşmişti?

Buyurun çok basit bir cümle: "President Bush is not an isolationist; he is an internationalist." Günümüzün Türkçe'si ile tercümesi şöyle: "Cumhurbaşkanı Bush bir yalnızcı değil, bir uluslararasıcısıdır." Ben, öz Türkçecilerin dahi bu cümleden bir şey anladıklarını sanmıyorum. Ama şu tercümeyi, hakiki Türkçe'yi bırakmamış vatandaşlarımın kolayca anlayacaklarına eminim: "Cumhurbaşkanı Bush bir infiratçı değil, bir beynelmilelcidir."

Amerika Cumhurbaşkanı derken hatırladım. Niye "Vice-President"e "Cumhurbaşkanı-Muavini" değil de "yardımcı" deniliyor? Biz mektebe giderken, "müdür muavini" vardı, şimdi "müdür yardımcısı" var! Ama "yardımcı" "muavin" demek değil ki. Cumhurbaşkanı Bush'un 300 tane yardımcısı vardır ve onların da başında bir "başyardımcı" bulunur. Fakat Cumhurbaşkanı Bush'a bir hal olursa yerine Başyardımcı Sununu değil, Cumhurbaşkanı Muavini Don Quayle geçer. Türkçe'den anlamayan insanlar koca bir millete "yardımcı" kelimesini "muavin diye yutturdular.

Onların yutturdukları bir diğer kelime de "savaş"ın hem "harp" hem "muharebe" manasına geldiği!3 Milyonlarca ve milyonlarca insan "Sakarya Savaşı" dedikten sonra "Türk İstiklal Savaşı" da diyor4. Bir Allah'ın kulu çıkıp ta; yapmayın, etmeyin, böyle Türkçe konuşulmaz, demiyor. General De Gualle (sic), Hür Fransız Kuvvetleri Baş Kumandanı sıfatı ile İngiltere'den milletine hitap ettiği vakit sözlerine şöyle başladı: "La France a perdue une bataille, mais la France n'a pas perdue le guerre." Günümüzün Türkçe'si ile: "Fransa bir savaş kaybetti, ama Fransa savaşı kaybetmedi." ...

Diyelim, inandığı bir yolda azim ve sebatla giden bir dostunuz şu veya bu sebeplerle yenilgiye uğradı. Ama o inancından ve azminden zerresini kaybetmediğinden ve bir gün mutlaka başarılı olacağına inandığından, "ben sadece bir savaş kaybettim; harbi kaybetmedim," dedi. Gel gelelim, dilinde "harp" kelimesi bulunmayan biri bu derin manalı sözü söyleyemez ki. "Ben bir savaş kaybettim; savaşı kaybetmedim," olur mu? Demek ki, onun dilinde böylesine canlı ve derin bir mefhum yok.

Ben, dil hokkabazlarının güzelim Türkçemizi ne hale getirdiklerini düşündükçe Arabistan'da çok kısa bir müddet kaldıktan sonra her yerde, çatır çatır Arapça konuştuğunu söyleyen adamı hatırlıyorum. Nihayet biri bir gün sorar:

"Arabistan'da pireye ne derler?"

Adam, pirenin Arapça'sını bilmez, Ama yiğitliğe leke sürdürmek de istemediğinden "A canım," der, "sen de bula bula pireyi mi buldun? Şunun biraz daha büyüğünü soramaz mıydın?"

"Peki, file ne derler?"

"Sana, pirenin biraz büyüğünü sor dedimse, kalk da fili sor demedim ya. İkisi ortasında bir şey soramaz mısın?"

"Pek ala, koyuna ne derler?" Bizimki, koyunun Arapça'sını nasılsa biliyor. Gururla, "ganem derler," diye cevap verir.

"Peki, kuzuya ne derler?"

Adam, kuzunun da Arapça'sını bilemez. Düşünüyormuşçasına başını kaşıdıktan sonra der ki: "Bak, Arabistan'da kuzuya bir şey demezler, bir sene beklerler, sonra ona da 'ganem' derler."

Bunun gibi, dilinde "harp" kelimesi bulunmayan bir Türk de, pek ala şunu diyebilir: "Ben, senin o bahsettiğin adamın bir 'savaş' daha kaybetmesini bekler, ve ondan sonra da 'adam savaşı kaybetti' derim!"


  1. Bu son cümlede gramatik ve semantik bakımdan birer hata bulunduğu gözümden kaçmadı.
  2. Bundan haberim yok.
  3. Bariz semantik hata. (Buna anlatım bozukluğu da deniyor.)
  4. Aslında "İstiklal Savaşı" diyen de pek yok; o artık "Kurtuluş Savaşı."

Nejat Muallimoğlu'yla ilkin Bir Türk Vatana Döndü ile tanıştım. Dikkatimi ilk çeken özelliği onun asit dilli bir yazar oluşuydu ve bu da tam benim aradığım bir üsluptu. Hacimli kitabı bir solukta okudum, hızımı alamayıp bir daha okudum. Kırklareli İl Halk Kütüphanesi'ni alt üst ettim, ama başka kitabını bulamadım. Sonra Politikada Nükte'yi ve Turkish Delights: A treasury of Proverbs and Folk Sayings'i buldum. Bütün Yönleri ile Hitabet en son elime geçen kitabıydı. İlgilenen okuyucuya okuduklarımı hararetle tavsiye ederim.