Anlamak & aydınlanmak

Muhyiddin Arabi'nin "bizden olmayan eserlerimizi okumasın" sözü nakledilir. Bu sözü tam olarak anladığımdan emin değilim. "Bizden olmayan," "bizim makamımızda olmayan" demekse kayda değer bir anlamı yok: Aynı makamdaysalar zaten biri diğerinin bildiğini bilir, kitabı niye okusun ki?

"Bizim meclisimizde bulunmayan" ya da "bizim rahle-i tedrisimizden geçmeyen"se yine pek bir anlamı yok: Onun anlattıkları bizzat müşahede edilmeden ya da hissonlunmadan anlaşılacak şeyler değil.

Kısaca sofilerin anlattıkları anlamak için değil aydınlanmak içindir. Bu iki kelime arasındaki fark rasyonalizm ile mistisizm arasındaki farktır: Rasyonalist anlar ya da anlamaz, mistik aydınlanır ya da aydınlanmaz. Hem anlamış hem de aydınlanmış bir örnek yok elimde.

Muhtemelen onlardan olmadığımdan, sofilerin eserlerinde herhangi bir anlam veremediğim, bu nedenle de çoğu kez abuk subuk anlamlar verdiğim yerler çok fazla. Sizin Mısri'nin beyti ve Nur ul Arabi şerhi nakliniz karşısında durumum tam olarak şu: Aydınlanmış olsaydım, benzer kelimelerle benzer şeyleri söylerdim, okuyan da hala en başta durduğu yerde duruyor olurdu; anlamış olsaydım bugünkü bilimin terminolojisini kullanarak başka bir ifadeyle aktarmaya çalışırdım.

Anlamadığım ve aydınlanmadığım halde ilk kez okurken aklıma gelenleri (ya da içime doğanları) başka bir mesajda yazıya dökmeye çalışacağım. Beynim böyle çalışıyor: Okurken bir şeyler gelirse (geldi!), sonra onların üzerinde epey bir düşünürüm (düşünüyorum!).

Arş-arşiv arasındaki ilişki gerçekten ilginç, dikkatimi hiç çekmemişti. Teşekkürler. Orwell'in kastettiği aslında hepimizin bildiği: Kütüphaneler, gazetelerin eski sayılarının bulunduğu arşivler, devlet arşivleri ya da insanların kendi anılarını kaydettikleri kişisel arşivler.

Aktardığınız pasaj da sıkı bir zihin jimnastiği olması ve "küçükte olan niye büyükte de olmasın" yaklaşımı açısından hayli ilginç. En küçükten en büyüğe her şeyin bir kaç fiziksel yasaya göre işliyor olması bu tür çıkarımları doğal karşılamama neden oluyor. Örneğin kozmolojiyi anlamak için mutlaka quantum mekaniği bilmek gerek. Büyük ölçekteki bir çok olayı küçük ölçeğin yasaları kontrol ediyor: Radyoaktif ışımalar istatikseldir, gazların kinetik teorisi, sigorta şirketlerinin tavrı, yıldızların dağılımı vs de öyle. Tabi, deneysel ve gözlemsel teyit şansımızın olmaması o pasajda dile getirilen fikirle ilgili olarak da yakamızı bırakmıyor.

"... evrenin her anda genişlemesini tamamlayıp kendini kopyalayacağını ve bir önceki anın kendi boyutunda mahfuz olabileceğini" düşünebiliriz ama sorunumuz değişmez. Kuran sürekli kitaptan söz ediyor: "İşte, alın kitabımı okuyun," "kitapları sağlarından verilenler" vs. Bugünkü irfanımızla bunun hologramik film olduğunu söylesek, dini bir kavramı günlük terminolojiyle ifade etmiş, belki biraz da orijinal bir misal bulmuş olmaktan fazla ne yapmış oluruz? Kitap konusunda iyi bir misal için Borges'in "Kum Kitabı" hikayesini öneririm.

Maddi bir nesnenin aynı anda birden fazla bir yerde bütün nitelikleriyle bulunması emsali olmayan bir durum olduğundan ona imkansız deniyor. Bu olayın hayal ettiğimiz biçimde, örneğin aynı anda birden fazla yerde bulunup oralarda da işleyenlerin menkıbelerinde geçtiği biçimde, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini söyleyen fiziksel bir yasa olup olmadığını bilmiyorum. Ancak,

  1. Quantum mekaniğinde bir atomdaki elektronun birden fazla yerde bulunması olasılıkları hesaplanır, %20 olasılıkla şurada, %40 olasılıkla burada gibi. Ama bu elektronun aynı anda hem orada hem de burada bulunduğu anlamına gelmez; sadece herhangi bir zaman diliminde, örneğin 10 dakikanın 2 dakikasında şurada, 4 dakikasında da burada bulunur demektir. Üstelik bu iki tam dakika sürekli oradadır demek de değildir. (Biraz daha açıklamam gerekir ama mesaj çok uzadı, yazacaklarım bitmedi.)

  2. Yüksek hızlarda hareket edilirse (relativistik etkilerin ayan-beyan görüldüğü bir dünyada) iki olay bir gözlemci için aynı anda gerçekleşmiş gibi gözlenirken, başka bir gözlemci için aynı anda olmayabilir. Thalassaya daha önce geçtiğim "Mızrağı çuvala sığdırmak" başlıklı maili arşivlediyseniz, ona bakınız. O mesajın ana fikri bu "aynı andalık = simultaneity" kavramına dikkat çekmekti. ("Zahir keramet diye işte buna denir." - Eşşeyh Kerameti Kendinden Menkul Firaki Efendi hazretlerinin bir divanından). Oradaki gözlemcilerin yorumları fizik yasalarıyla uyumludur ve hem şef hem de makinist haklıdır. Sadece şef için trenin uçlarının istasyonun uçlarına gelmesi aynı anda (simultaneously) olurken makinist için aynı anda olmamıştır.

Deneysel ve gözlemsel olarak teyidine imkan olmayan şöyle bir örnek vereyim:

Deney kahramanımız ışıktan hızlı hareket ederek kronosfere geçmiş olsun. Zamanda istediği gibi "hareket" edebildiğinden önce kronosferin 1 Temmuz 2000 12:00 koordinatında bizim uzayzamanımıza dönerek İstanbul'da biriyle görüşsün. Bize göre 12:10'da tekrar kronosfere geçsin ve yine 1 Temmuz 2000 12:00 koordinatında Ankara'da biriyle görüşsün. Şimdi İstanbul ve Ankara'daki kişiler için iki olay aynı andadır ancak kahramanız için aynı anda değildir. (Anlayan anlar, aydınlanan aydınlanır, ama daha fazla açıklama beklemeyin!)

Sonuna kadar okuyarak buraya kadar gelebildiyseniz asıl ben sabrınıza teşekkür ederim.

Ugh!