İnanç ve bilim
İnanmak bilim ve akılla çok ilgili değildir. İnanmak için bir eğilim duymadan kimse inanmaz. İnanacak birine en basit işaretler ve sözler yeter, inanmayacak birine dünyanın mantığını yürütmek az gelir. İman bir izlenim sonucu ortaya çıkan bir eğilimdir. Herkes tek başına ve kendine özgü ve özel nedenlerle inanır.
Şu ayrıma dikkat lazımdır: Elbette inanacak kişinin akıllı (ve baliğ) olma şartı vardır, ancak bu şart delilerin iman ve inkarla ilişkilerinin olmaması gibi nedene dayanır. Başka bir deyişle, iman ya da inkar akıllı kimselerin işidir. (Akıllılığın nasıl bir şey olduğunu tartışmayacağım, çünkü bilmiyorum.)
İnanılan bir çok şey bilime denettirilemez, bilimsel denetleme yolları kapalıdır. Esas olarak, insan önce inanır, sonra inancıyla ilgili meseleleri -gerekliyse- akla yaklaştıran argümanlar üretir. İnanılan şeylerde iç çelişki ve inanılan şeylerle inanç dışında kalan -gözlem ve deneye dayanan- şeyler arasında karşılıklı çelişki barındırmayan inanç sistemleri hiç bir mantıksal argümanla çürütülemez.
Bilime denettirilememesi inancın abuk ya da temelsiz bir şey olduğunu göstermez; çünkü bilime son nokta henüz konulmamıştır.
Şu söz tandığım bir eski ateist tarafından söylenmiştir: "Bir gün, ateist de olsam dindar da olsam mutlaka bir takım ön kabullerden başlamam gerektiğini fark ettim. İnanmanın ön kabullerini daha makul buldum."
Peygambere insanları dine alenen çağırması emri gelince Ebu Kubeys dağına gider. Oradan "Ya sabahah! Ya sabahah!" diye nida eder. Bu onların geleneğinde ora halkını tamamen ilgilendiren önemli bir konu olduğu anlamına gelirdi.
İnsanlar gelirler. Peygamber, "size şu dağın ardında muazzam bir ordunun saldırmak üzere beklediğini söylesem bana inanır mısınız?" der. "İnanırız!" derler. "O halde ben Allah'ın elçisiyim, buna da inanın" etkisinde bir söz söyler. İlk uyanan Ebu Lehep'tir, "elleri kuruyasıca, bizi bunun için mi çağırdın!?" etkisinde bir söz söyler vs. Dileyen, tüm detayları bir siyer kitabından izleyebilir.
Peygamberin iki sözü arasındaki tek mantıksal bağ, "haberciye inanıyorsan verdiği her habere de inanacaksın," ilkesidir (böyle bir ilke varsa), çünkü dağın ardındaki ordu kolayca sınanabilecek bir iddiadır, ancak ne bir Allah'ın var olması, ne de onun bir peygamber göndermiş olması aynı derecede kolaylıkla sınanamaz (şu anki bilim ve irfanımızla hala sınanamaz).
Mekkelilere Allah'ı kanıtlamak gerekmiyordu, onlar soyut bir tanrıya zaten inanıyorlar, ona Allah diyorlardı. Ekabirin çoğunun peygambere karşı gelme nedeni duygusal ve siyasaldı. Örneğin onun peygamber olmuş olmasını hazmedemiyorlardı, peygamberin Haşimoğullarından çıkmış olmasını hazmedemiyorlardı vs.
Ebu Süfyan siyasal nedeni kalmadığını anladığında onun peygamberliğine inandı.