Dabbe (i)

Dabbe kıyametin büyük alametlerinden biridir. Dabbetü'l-arz olarak ün yapmıştır. Hadis kitaplarında dabbeyle ilgili olarak akla hayale gelmez tasvirler bulunur.

Dabbeyi küçük yaşlarda duydum. Dedemin ve anamın masalsı ve efsanevi anlatımları onu zihnime muazzam ve bu dünyaya ait olmayan bir mahluk gibi yerleştirdi.

Sonra ilk kez Said Nursi'nin bir anlatımında dabbenin günümüz anlayışına sığan bir açıklamasına rastladım. O trene dabbetü'l-arz der bir yerde. Bir süre dabbenin tren olduğuna inanıp artık onun üzerinde düşünmeye gerek kalmadığına hükmettim.

Sonra dabbenin Aids olduğunu kanıtlamaya çalışan bir kitapçık yayınlandı. Yazarı Harun Yahya olabilir. Nedendir bilmem, hiç bir şekilde ikna edici gelmedi bana. Hatta şimdi hatırlayamadığım bir sürü nedenle çok saçma bulmuştum bir sürü yerini.

Daha sonra Aiberg'in çok fantastik bir görüşüne rastladım: Ona göre dabbe "zaman çekmecesinden kaçmış bir dinozordu." Geçmişte ne olduysa dinozorlardan biri zaman türbülansına kapılarak zaman çekmecesinde kapana kısılmış ve bir takım etkilerden dolayı zamanın bir yerlerde aberasyon yapmasıyla kıyamete yakın bir zamana transfer edilmişti.

Ondan sonra da başka bir şey duymadım. Zaman zaman boş kaldıkça dabbeyle ilgili ayetlere bakıp düşündüm, notlar aldım. Bu notlar aşağıda.


Sözlükte dabbe:

Kelimenin kökü olan "debbe" yavaş bir yürüyüşle yürüdü demektir. Debbe kelimesini içeren bazı mesellere bakılırsa gençlik cevelanının zıddı olarak yaşlılığın bastonlu ağır-aksak yürüyüşü gibi imaja sahiptir.

Başka bir anlamı da insan ve hayvan için çok kıllı olmaktır.

İngilizce karşılıkları şöyle: to creep, to crawl; to go on all fours, to move, proceed or go slowly, to be slow.

"fi" harf-i cerriyle (edat, preposition) kullanılırsa (yani "debbe fi ..." şeklinde), to creep into, to enter, to spread into or through, to fill, to pervade, to rush into, to stream into, to flow into.

Bütün bunlar, ağır ağır ama kıpır kıpır yürümek, debelenmek ve içine sızmak ya da işlemek gibi imajlar veriyor.

Türkçede creep ve crawl kelimelerini bütün imajlarıyla karşılayan bir kelime olmadığından meraklısının bol örnekli büyük sözlüklere bakarak bu kelimelerin imajlarını iyice sindirmeleri önerilir.

Dabbe mikroplardan fillere kadar yeryüzünde hareket eden her canlıya verilen genel bir isimdir. Ayrıca "dübb" ayı demektir ve Araplar tanka "debbabe" derler.

***

2:164 ... Allah'ın gökten biraz su indirip hemen ardından onunla toprağı ölümünden sonra canlandırması ve her tür dabbeden bir kısmını onun içinde yaymasında, ... akıl eden bir kavim için ayetler vardır.

Ayetin aslında "gökten su indirdi" şeklinde değil "gökten sudan indirdi" gibi bir ibare bulunuyor: "min es-semai min maain." Burada "min" harf-i cerrinin anlamlarına göre şu yorumlar yapılabilir:
  1. Hiç bir anlamı yoktur, sadece sanat amacıyla konmuştur (Bizim, "ya, ben şimdi ne yapacağım?" deyişimizdeki cümleye kelime anlamıyla değil ses olarak katkıda bulunan "ya" gibi). Bu durumda anlam şöyle olur: Gökten su indirip.

  2. Teb'iz ifade eder. Bu durumda: Gökten biraz su indirip.

  3. Su kelimesinin nekre oluşunun da desteğiyle: Gökten bir tür su indirip.

Toprak kelimesi aslında "el-ard", arz, olarak geçiyor. Bu kelime dünya anlamına da gelir.

Ölümünden sonra canlandırması kısmı mecazi ve edebi olmalı. Muhtemelen kışın başlamasıyla ölüme benzer uykuya yatan toprağın bahar yağmurlarıyla canlanması kastediliyor. Bundan gökten inen her suyun toprağa dabbe yaymaması nedeniyle öncesinde "min main" şeklinde bir ibare kullanıldığı da anlaşılabilir.

Her tür dabbeden bir kısmı "min kulli daabetin" şeklinde geçiyor. Ben buradaki min'i yine teb'iz anlamıyla çevirdim.

Dikkati çeken çok önemli bir nokta "ale'l-ard = toparğın ya da dünyanın üzerinde" değil de "fi'l-ard = toprağın ya da dünyanın içinde" kullanılması. Bununla genel olarak ya da bu ayete konu olan dabbe türünün toprağın içinde yayıldığı vurgulanıyor. Bunu destekleyen başka ayetler de gelecek.

Bence bu ayette esas olarak, dabbe kelimesinin imajlarına göre, yağmurdan sonra kıpır kıpır debelenen solucanlar kastediliyor, sonra da yagmurun ortaya çıkardığı görünen-görünmeyen ama kesinlikle "creeping" ve "crawling" diğer canlılar.

31:10 O, gökleri görebildiğiniz hiç bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsmasın diye yere de sarsılmaz dağlar koydu ve orada her çeşitten dabbeyi yaydı.

"Fiha" onun içinde, yani dünyanın ya da toprağın.

42:29 Gökleri ve yeri yaratması ve bu ikisinin içine bir kısım dabbe yayması da onun delillerindendir.

Bu ayette göklerde de dabbe tanımına uyan canlıların bulunduğu açıkça belirtiliyor. Gökler kelimesinin çoğul olarak kullanılması dünya göğünden ötesinden söz edildiği olasılığını güçlendiriyor. Ancak kıyamet alameti olan dabbe yerden gelecek ya da topraktan mamul olacaktır. (Detaylar daha sonra)

45:4 Sizin yaratılışınızda ve onun bir kısım dabbe türünü yaymasında kesin olarak inanan bir toplum için ayetler vardır.

***

6:38 Yeryüzünde dabbe ve iki kanadıyla uçan kuş türünden her ne varsa ancak sizin gibi ümmettirler.

Burada yeryüzünde yine "fi'l-ard" olarak geçiyor: Dünyanın ya da toprağın içinde.

Ümmet millet ya da halk demektir.

"Ma min + {nekre bir isim} ... illa ..." cümle strüktürü istisnasız hepsi anlamını taşır.

Buradaki "umemum emsalukum = sizin gibi ümmettirler" kısmı üzerinde durmak gerek. Vech-i şebeh = benzerlik yönü nedir? Bir hadiste "köpekler bir ümmet olmasaydı hepsinin öldürülmesini emrederdim," ifadesine rastladım. Hem ayetteki hem de hadisteki benzetmenin amacını ve kapsamını bilmiyorum.

8:22 Şüphesiz Allah katında dabbelerin en şerlisi düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.

İnsan da dabbe sınıfından. Aynı surede 55. ayet:

8:55 Allah katında, dabbelerin en şerlisi kafir olanlardır, çünkü onlar iman etmezler.

16:49 Göklerdekiler, yerin içindeki dabbe türünden her ne varsa ve melekler, büyüklük taslamadan, Allah'a secde ederler.

Dabbe türünden her ne varsa anlamı önceki ayetlerdeki gibi "min + {nekre bir isim}" kalıbının kullanımından çıkıyor.

Secde etmeleri emre musahhar olmaları anlamına gelebilir.

22:18 Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, dabbeler ve insanların çoğu Allah'a secde ediyor; çoğunun üzerine de azap hak olmuştur.

Burada tercümede kaybolan bir incelik var:

Göklerde olanlar ve yerde olanların aslı "men fi's-emavati ve men fi'l-ardi." "Men" genellikle akıllılar için kullanılır. Ancak konuyu dil yönünden ele alanlar bu durumu şöyle savunurlar: Bir topluluğun içinde akıl sahibi bir canlı varsa "men" kullanılabilir. O zaman yukarıdaki 16:49'da niye akılsızlar için olan "ma" kullanılmış?

35:28 İnsanlardan, dabbelerden ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var.

Bu ayet de dabbeleri insan ve davarlardan ayırıyor.

34:14 Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde, onun öldüğüne değneğini yiyen bir yer dabbesinden başka bir şey delalet etmedi. Yere yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.

Burada dabbe türünün spesifik bir örneğinden söz ediliyor: Ağaçları kemiren bir kurtçuk.

***

11:6 Yeryüzündeki her dabbenin rızkı yalnızca Allah'ın üzerinedir. Onun mustekarr ve mustevda'ını bilir. Hepsi bir kitab-ı mübindedir (apaçık kitaptadır).

Burada yeryüzünde yine "fi'l-ard" olarak geçiyor: Dünyanın ya da toprağın içinde.

Yine "ma min + {nekre bir isim} ... illa ..." cümle strüktürü kullanılmış: İstisnasız hepsinin.

Bu ayette üzerinde düşünülmesi gereken kelimeler var: Rızk, mustekarr, mustevda' ve kitab-ı mübin.

Rızk genel ve mutlak olarak hayatı sürdürmek için gereken yiyecek ve içecektir, ancak başka bazı ayetlerde nimet anlamı verildiği de gözleniyor. Arapların mal, mülk ve gayrı menkule de rızk dedikleri vakidir. Yani rızk bir canlının kendisinden maddi-manevi fayda sağladığı her şey anlamında çok kapsamlı bir kelimedir.

Mustekarr, makarr ile aynı anlamda olup, eşya için yer, mevki, lokasyon, konum; canlılar için yaşamını sürdürdüğü yer, habitasyon, yuva, in, ahır, ağıl, ..., barınak, ev; ordu vb için de karargah demektir. Kök anlamına göre, karar (stability, tranquility) bulunacak yer, zaman veya karar bulmak demektir.

Mustevda' depo, mahzen, ardiye, ambar vs.dir. Kök anlamına göre, bir şeyin bırakılacağı/bırakıldığı yer, zaman ya da bırakılma demektir.

Yukarıdaki tanımlara göre kitab-ı mübin (apaçık kitap), kanaatimce, var oluşun her andaki bir anlık holografik fotoğrafı demek olur. Yani, Allah bir sonraki anı yaratırken sürekliliği korur, varlığı bir sonraki ana aktarırken kesinti ya da sıçrama olmaz.

29:60 Dabbe türünden öyleleri de var ki, rızkını kendisi yüklenmez. Onlara da size de rızık veren Allah'tır.

Muhtemelen parazitlerden söz ediyor.

***

11:56 Hiçbir dabbe yoktur ki, o onun alnından ya da perçeminden tutmuş olmasın.

Yine "ma min + {nekre bir isim} ... illa ...": İstisnasız hepsinin.

"Nasıye = alın, perçem" Kuran'da 4 yerde geçer:

  1. Sözkonusu ayet
  2. 96:15 Hayır! Eğer son vermezse, onu alından/perçemden derhal yakalarız.
  3. 96:16 O yalancı, günahkar alından/perçemden.
  4. 4. 55:41 Suçlular, simalarından tanınır, alınlardan/perçemlerden ve ayaklardan yakalanırlar.

Diğer ayetlerde suçluları cezalandırmak için hor ve hakir biçimde alna dökülen saçlarından yakalamanın kastedildiği açık (ama niye enseden değil?). Bu ayete aynı anlam verilemez. Ayrıca bu ayette yakalanan şeye dönen bir zamir var, diğerlerinde yok. Burada perçemden yakalamanın ne demek olduğunu bilmiyorum. Muhtemelen mecazi bir anlamı var. Ya adam kelse? Saçma bir durumu belirtmek için "tut kelin perçeminden" deriz. Belki alın denip ön beyin (frontal lob) kastediliyordur.

Uygun bir teknolojiyle, bir canlıya fiziksel olarak hiç bir şekilde dokunmadan sadece beynine uygun bağlantılar yapılarak ve uygun şiddetlerde ve konsekutif elektrik impulsları verilerek istenen her türde acı ve azap duygusu, görüntüsü ve sesi yaratılabilir. Aynı şekilde yine uygun bir teknolojiyle bir canlının beynine doğrudan uygun bağlantılarla her türlü bilgi ve beceri yüklenebilir.

Bu dört ayetin ortak paydası bu (frontal lob) olabilir mi?

***

16:61 Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, onun üzerinde dabbe türünden hiç bir şey bırakmazdı.

"Dabbe türünden hiç bir şey" anlamı önceki ayetlerdeki gibi "min + {nekre bir isim}" kalıbının kullanımından çıkıyor.

Onun üzerinde: Neyin üzerinde? İşte bu siyak ve sibaktan anlaşılmaz. Toprağın ya da yerin üzerinde demek için yeterli neden yok, çünkü eldeki tertibe göre buraya kadar hep fi'l-ard = yerin ya da toprağın içinde kalıbı kullanılmıştı.

"Aleyha"deki zamir dişiler için kullanılır ve "ard = dünya, yer, toprak" kelimesi hükmen dişidir. Ancak "nas=insanlar" kelimesi de kırık çoğul (mükesser cem') olduğundan "bütün kırık çoğullar dişidir" kuralına göre bu kelime de hükmen dişidir. Bir yerde "kaalet rusuluhum = resulleri onlara dedi ki" ibaresi geçer. Burada "rusul" kelimesi rasul kelimesinin kırık çoğuludur ve dişi kabul edilerek "dedi" fiiline dişiler için kullanılan şahıs zamiri eklenmiştir, yani "kaalet" o kadın dedi anlamındadır.

Sonra bir orantısızlık var: Allah niye insanları helak ederken bütün dabbeleri de helak ediyor? O suçlu olanı olmayandan pekala ayırabilir. Bu ifade öfkelendiği zaman gözü hiç bir şeyi görmeyen bir imaj veriyor.

Bence bu ifade şöyle anlaşılabilir: Allah'ın insanları cezalandırma yollarından biri de insanlara fiske vurmadan "onun üzerindeki" bütün dabbeyi, sözgelimi, barsaklarındaki yararlı bakterilerin, tabiattaki dönüşümden sorumlu bakteri, hamamböceği ve kurtçukların, okyanustaki oksijen jeneratörleri alglerin vs tümünü yok eder; insan kısa sürede yaşanmaz hale gelen dünya üzerinden silinir.

35:45 Allah yaptıkları yüzünden insanları cezalandırsaydı, onun sırtında hiç bir dabbe bırakmazdı. Fakat Allah onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor.

***

24:45 Allah, her dabbeyi bir tür sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde yürür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür.

"Bir tür sudan" anlamı "min maain" kullanımından çıkıyor. "min + {nekre isim}" kalıbının anlamlarından biri de budur. Bence burada bir sıvıdan yarattı desem daha doğru olurdu. Bununla belki sperm kastediliyordur.

Böyle bir yaklaşım bölünerek çoğalan bakteri ve virüsleri dışarıda bırakır. Ayette tanımlanan dabbe hareketlerine bakarak sadece gözle görünen canlıların kastedildiğini düşünebiliriz. Ancak "kull + {nekre isim}" kalıbıyla istisnasız tüm dabbeler kastediliyorsa (ki aslında bu hiç de şart değildir; istisnasız bütün dabbeler kastedilseydi "maa min daabbetin illa khalakallahu min maaain" kalıbı kullanılırdı) onları da içeri almak için bölünerek çoğalmanın sıvı ortamlarda gerçekleştiğini göz önüne alabiliriz.

***

27:82 O söz aleyhlerine vaki olduğunda, onlar için yerden onlarla konuşan bir dabbe çıkardık. (insanların ayetlerimizden kesin olarak emin olmadıkları)

Dabbe spekülasyonlarına esas olan ayet budur. Parantez içindeki kısım ayetin metnine dahildir, onun nereye bağlanacağına dair bir tartışmam olacak.

Yerden bir dabbe çıkardık: Yeraltından çıkan ya da topraktan mamul.

Baktığım bütün çevirilerde parantez içindeki kısım dabbenin sözü olacak şekilde çevrilmiş:

O söz aleyhlerine vaki olduğunda, onlar için yerden onlarla konuşarak insanların ayetlerimizden kesin olarak emin olmadıklarını (söyleyen) bir dabbe çıkardık.

Bence bu anlayış yanlış. İki nedenim var:

1. Kelleme (= konuştu), içeriğinden söz etmeden mutlak olarak konuşmak demektir, muhavere etmek, muhabbet etmek gibi. Yani bu kelime iki veya daha fazla insanın sadece konuştuğundan haber vermek için kullanılır, ne konuşulduğundan söz etmek için değil. Kuran'da bu kelimenin kullanıldığı istisnasız her yerde mutlak konuşmadan söz edilmiştir, konuşmanın içeriğinden söz edilmesi gerektiğinde başka bir kelime kullanılmıştır: Kaale = dedi. Türkçe örneklersem, "dün Ali'yle biraz konuştuk, bana memlekete gideceğini söyledi," cümlesi doğrudur, ama "dün Ali bana memlekete gideceğini konuştu," cümlesi yanlıştır. Bu yanlış şöyle düzeltilebilir: "Dün Ali'yle onun memlekete gitmesi üzerine/konusunda konuştuk."

Kısaca, konuşmak kelimesi konuşulan spesifik cümleleri aktarmak için kullanılmaz, spesifik cümleler "dedi, söyledi" gibi kelimelerle aktarılır. Yukarıdaki çeviride bile "söyleyen" gibi bir kelimeye ihtiyaç duyuluyor ki ayetin aslında buna karşılık gelen bir kelime yoktur.

2. Kuran'da ve Arapça'da "kelleme enne + {cümle}" kalıbı yoktur. Bunu Türkçe örneklemem zor olacağından İngilizce örnekleyeyim:

He said that + {cümle} olur,
He told that + {cümle} olur, ama
He spoke (ya da conversed) that + {cümle} olmaz.

Dolayısıyla bence bu ayet şöyle çevrilmeli:

İnsanların ayetlerimizden kesin olarak emin olmadıkları sözü aleyhlerine vaki olduğunda, onlar için yerden onlarla konuşan bir dabbe çıkardık.

Yani, artık yeryüzünde Allah'ın ayetlerine kesin bir iman getirmiş kimse kalmaz, bu durumda Allah'ın kıyametle ilgili sözü vaki olur. İşte o sırada bir dabbe çıkarak insanlarla konuşur.

Bu argümanlarla ikna olmayanlara bu ayetin biraz altındaki şu 85. ayeti okumalarını öneriyorum:

27:85 Zulmetmeleri nedeniyle o söz onlar aleyhinde vaki oldu, artık konuşamazlar.

Dabbe ayetinden sonraki ayetlerin mahşer ve hesapla ilgili olduğuna dikkat ediniz. Bence dabbe insanların artık inanmayacakları açıkça belli olduğunda ortaya çıkacak bir mahluktur. Yeryüzünde hala inananlar varken dabbe ortaya çıkmayacaktır. O ortaya çıkıncaya kadar keyfiyeti ve mahiyeti hep spekülasyon olarak kalacak ve kimsenin görüşü diğerinden daha iyi olmayacaktır. Dabbeyi bir şeylere yorarak çıktığını söyleyenler haklıysa vay onların ve benim halimize! Ne onlar ne de ben artık inanmıyoruz demektir ve söz üzerimize vaki olmuştur.


Devamı: Karşı yorumlara yorumlar